BAŞIMDAN GEÇTİ BUNLAR! (EN YENİLER EN SONDA..)

Bazı yaşadığımız olaylar, karşımıza gelen hastalar, karşılaştığımız beklenmedik durumlar hayatımızda iz bırakır, bize bir şeyler öğretir.

Burada başımdan geçmiş bir kaç hoş anıya yer veriyorum. Bu anıların çoğu bana bir şeyler öğretmiştir. Hastalarım ve hatta meslektaşlarım için de bu yeni bölümün eğlenceli olacağını düşünüyorum..
KADINLARIN GÜZELLİK UĞRUNA KATLANAMAYACAKLARI ŞEY YOKTUR!!

Benim yaz tatillerinde en büyük zevkim, gittiğim tatil yerindeki turlara katılmaktır. Yaz tatillerimden birinde, katıldığım bir tekne turunda, kadınların estetik ve güzellik uğruna her şeye katlanabileceğini öğrendim. Nasıl olduğunu anlatayım.. Bilirsiniz böyle tatil yerlerinde tekne turları olur ve kaptan sizi gün boyu o bölgenin en güzel koylarına götürür. Bizim kaptan o gün tekneyi öyle bir koya çekti ki, su buz gibi.. Bırakın denize girip yüzmeyi, ayağımızı sokamıyorduk.
Kaptan, naaptın yaa. Burada denize giremeyiz şeklinde şikayetler başladı... Özellikle soğuk suya giremeyen bayanlar isyan etti..

Kaptan, baktı ki teknede isyan çıkıyor, hemen eline mikrofonu aldı ve yolculara seslendi:
Sayın konuklarımız, bu koyun çok önemli bir özelliği vardır! Suyu soğuktur, çünkü bu koyda denizin içinden kaynak suyu çıkmaktadır. Burada, bu soğuk suya özgü bakteriler yaşamaktadır ki bu koya özelliğini veren de sudaki bu bakterilerdir. Bu bakteriler sayesinde bu koyun suyu her türlü cilt hastalığına iyi gelir, cildinizin gençleşmesini sağlar, kırışıklıkları giderir!

Kaptan cilde iyi gelir dedikten hemen sonra, daha cümlesini bitirmeden teknedeki tüm bayanlar balıklama suya atlamıştı bile.. Ben böyle birşey hayatımda görmedim! Az önce suyun soğukluğundan şikayet eden ne kadar bayan varsa şimdi suda idi!

O gün bayanların güzellik uğruna neleri göze alabileceklerini, nelere katlanabileceklerini anladım.. Herşeye!!
SİGARA SAĞLIĞA ZARARLIDIR (CİDDEN)..

İş kazası sonucu parmağı kopan bir hasta, bulunduğum hastaneye getirilmişti (bu olay Bursa da geçiyor). Kopuk parmak replantasyona (yerine dikilmesine) uygundu ve hastayı acil ameliyata aldım. Dört saatlik

ameliyatla mikroskop altında, parmağın 2 atardamarını, 2 toplardamarını, sinirleri, tendonları, kırık kemiği, tüm yapıları onardım (replantasyon ameliyatı: kopuk bir organın mikrocerrahi yöntemleri ile yerine dikilmesi). Hastaya kesinlikle sigara içmemesini, bulunduğu odada da içilmemesini tembihledim.

Bir süre hastanemizde yattı, gerekli kan sulandırıcı ilaçları aldı. Daha sonra taburcu ettim, alması gereken ilaçları reçete ettim. Hasta kontrollere geldi, pansumanları değiştirildi. Bu dönemde hiç bir sorun olmadı.

Pansumanlara her gelişinde sigara içmemesini hatırlatıyordum. 15. gün geldiğinde dikişlerini aldık. Tekrar hatırlattım sigara içmemesini. Fakat hasta, "dikişler alındı, tedavim bitti" diyerek 17. gün sigara içmiş (17. gün
tek bir sigara içtiğini, 18. gün geldiğinde kendisi ifade etti).

18. gün bana geldiğinde parmak damarları tıkanmış idi. Daha sonra parmağı almak zorunda kaldım. Halbuki 2-3 hafta daha sigara içmese diktiğim damarlar dışında ufak damarlar da gelişecek, bir sigara içmeyle parmağını kaybetmeyecekti. Henüz parmağın ana iki damarı dışında kapiller damarlar dediğimiz damarlanma oluşmadan sigara içtiği için bu iki ana damar tıkandı ve hasta parmağını (hemde başarılı bir replantasyon ameliyatından sonraki 18. günde) kaybetti. Bu anlattığım olay kurgu değildir. Kesinlikle yaşanmış bir olaydır ve bence sigaranın ameliyatlı dokuyu nasıl etkilediğini gösteren dramatik bir vakadır.
YÜZ HATLARININ ANALİZİ, BENDE ALIŞKANLIK OLMUŞ!

Bazen kendi alışkanlıklarım beni de şaşırtıyor. Bu olay, daha plastik cerrahi aklımda yokken, Çapa tıp fakültesinde 4. sınıfta okurken çocuk stajı sırasında başıma geldi.. Devamı da yıllar sonra ihtisas yaparken Bursa da...

İstanbul Çapa tıp fakültesinde 4. sınıfta çocuk stajı yaparken çocuk hastalıkları polikliniğinde asistan abi ve ablalarımızla hasta bakıyorduk.. Polikliniğe getirilen bir çocuğun anne ve babası dikkatimi çekti. Hani derler ya tencere düşmüş kapağını bulmuş diye. O çocuğun da annesi ve babasının yüz yapıları dikkatimi çekti
, birbirlerine inanılmaz benziyorlardı. Fiziken bu kadar benzeyen kişilerin birbirlerini bulup evlenmiş olmaları ilgimi çekmişti. O zamanlar kardioloji ihtisası yapmayı düşünüyordum ve plastik cerrahinin p si aklımda değildi; ama içimden gelen bir reflexle insanların yüz hatları, deformiteleri, neden çekici yada çirkin oldukları ilgimi çekiyordu, yüzlerini inceliyordum.. O sırada yıl 1991-92 falan olması lazım..

Aradan yıllar geçti, bursada plastik cerrahi ihtisası yapıyordum. Sanırım 5. yılım falandı ve yıl 1999 idi.. Acile bir acil vaka için gitmiştik. Gördüğümüz vaka kıdemsiz asistanın halledeceği bir şey olduğu için vakayı ona bıraktım ve acilin deskinde atılan dikişin bitmesini bekledim. Bu sırada bir çift çocuklarını acile getirdi...

Bu çift ve çocukları, 1992 (1991 de olabilir) yılında Çapa acilde baktığım çocuk ve ailesi idi. Hemen acil hekimi ile konuştular ve çocuk hastalıkları uzmanını beklemeye başladılar. Ben de şüphe içinde yanlarına yaklaşıp kendi çocuklarına yıllar önce Çapa tıp fakültesinde bakmış olup olamayacağımı sordum.

Acaip şaşırdılar. Gerçekten bu aile o aile idi.. İlk gördüğümde bebek olan çocuk artık ilkokul çağında idi.. Aradan yıllar geçtikten sonra, başka bir şehirde aynı hasta ile karşılaşmak ve onu hatırlamak gerçekten sıradışı bir olay.. Ne güçlü hafızanız var falan dediler.. Aslında hafızam güçlü değildir ama yüz yapısı özellikli olan kişiler hafızamda yer ediyor. Yüzlere bakarken oranlamak, defektleri incelemek bende eskiden beri bir alışkanlık haline gelmiş bir şey. Hatta daha plastik cerrahi ihtisası aklımda yokken bile bu alışkanlığım vardı...
YİNE SİGARA...

Ameliyat ettiğim her hastaya iyileşme dönemi bitene kadar sigara içmemesini, en azından mümkün olduğunca azaltmasını söylerim. Sigara yara iyileşmesini direkt bozup dikiş izlerinin daha belirgin kalmasına yolaçabilir.

Burun estetiği yaptığım bir hastam bana şu itirafta bulunmuştu:
Valla hocam, aslına bakarsanız sigara içtim ama dumanı burnumdan vermedim. Burnuma bir zararı olmamış değilmi?

Bu vakadan da (bir de yukarıda ikinci paragraftaki vakadan) öğrendim ki, sigara tiryakisi öleceğini bilse içer kardeşim.. O kadar içmeyin diyoruz, daha bana dumanı burnumdan vermedim ki diyor?? Ne zevk aldıklarını anlamak için tuttum bir sigara yaktım zamanında, anlamadım içine duman çekmenin nasıl bir zevk olduğunu? Sakız çiğneyin, daha güzel..
BU HATIRAM GENÇ MESLEKTAŞLARIMIN KULAĞINA KÜPE OLSUN..
HASTANIN GERÇEKTEN ESTETİK SORUNUNUN OLMASI, ONUN PSİKOLOJİK SORUNLARININ OLMADIĞINI GÖSTERMEZ.. BU ANIM, GENÇ MESLEKTAŞLARIMIN KULAĞINA KÜPE OLSUN...

Bana başvuran bayan daha önce 3 kez burun estetiği geçirmiş ve septum uç kısımdaki kıkırdak fazlasıyla alınmıştı. Yani iki burun deliği arasındaki kıkırdakta eksiklik vardı. Buraya kıkırdak konması gerektiğini, tek kulaktan alacağım kıkırdak yetmezse diğer kulaktan da kıkırdak alacağımı söyledim. Bilgisayarda, resmi üzerinde rötuş yaptım ve ameliyattan sonra nasıl görüneceğini gösterdim. Hastaya ne yapacağımı, neden yapacağımı en anlaşılır dille anlattım ve ameliyat günü planladığımız gibi ameliyatını yaptık.

Burundaki bandajlar açıldı, bandaj izleri silindi. Hastanın ameliyattan sonraki resimleri alındı..

Ameliyattan önceki ve sonraki görüntülerini yanyana koyup bilgisayarda elde ettiğimiz sonucu kendisine gösterdim. Sonuç tam da planladığımız gibi olmuştu ve hastanın memnun olmasını bekledim.. Ama bayan resimlerini görür görmez bana o bölgeye koyduğum kıkırdakların alınmasını istediğini, eski görünümünü sevdiğini, iki burun deliği arasındaki kısmın tekrar çökertilmesini istediğini söyledi.. Bunu duyduğum an şaşkınlıktan ağzımın açık kaldığı nadir anlardan biridir. Mesleğimiz gereği gerçekten çok ekstrem durumlarla ve çok enteresan insanlarla karşılaşıyoruz; ama bu hasta karşısında istemsiz olarak ağzım şaşkınlıktan açık kalmıştı..

Hastaya sonucun başarılı olduğunu, bana zaten iki burun deliği arasındaki kıkırdakta eksiklik şikayeti ile geldiğini, bunu da giderdiğimizi söyledim. Hastanın isteğini yerine getiremeyeceğimi, eski kötü görünümüne döndüremeyeceğimi söyledim.. Hasta son derece sinirli bir şekilde muayenehaneyi terketti..

Aradan 4-5 gün geçti ve aynı hasta geri geldi. Bana 10 ayrı plastik cerrahi uzmanına gittiğini ve hiç birisinin istediği ameliyatı kabul etmediğini söyledi. Tekrar burun septum bölgesine koyduğum kıkırdakları almamı istedi. Bunu yapamayacağımı söylediğimde ise bağırarak parayı bastıracağını ve bu kıkırdakları alacak bir cerrah bulacağını söyledi. İnanılmaz bir öfke ile muayenehaneyi terketti..

Ben o bayanın bir çok plastik cerraha giderek başarılı sonuçlanmış ameliyatını bozdurmaya çalıştığına eminim. On ayrı plastik cerraha gittim derken on lafını, lafın gelişi kullanmamış olması ve gerçekten 10 ayrı plastik cerraha gitmiş olması muhtemel.. Kim olduklarını bilmiyorum ama, dürüst davranıp para için bu hastayı kabul etmeyen meslektaşlarıma da teşekkür ederim..
Estetik cerrahide başarılı sonuç almanın ana kurallarından biri hastaları doğru seçmektir. Hastaları seçerken psikolojik sorunlarının olmamasına, ne istediğine, hastanın beklentilerinin ne olduğuna ve o hastaya ne yapabileceğimize bakarız. Yalnız, hastanın gerçekten estetik sorununun olması, onun psikolojik sorunları olmadığını göstermiyor. Bu vaka bana bunu öğretti.. Genç meslektaşlarımın kulaklarına küpe olması için burada kısaca bahsetmek gereğini duydum..

NOT: Bence en tehlikeli hasta grubu budur: psikolojik sorunlarını gerçek bir estetik kusurla kamufle eden hastalar...
BEDEN ALGI BOZUKLUĞU, FARKINDA OLUNMASI VE TEDAVİSİ ZOR BİR DURUMDUR..

Bir bayan muayenehaneme burun estetiği isteğiyle gelmişti.. İsteği, burnundaki eğriliğin düzeltilmesi idi.
Yalnız bir sorun vardı; o da bayanın burnunun inanılmaz bir şekilde düzgün olmasıydı...

En iyisi hastanın bir resmini alıp bilgisayarda kendisine göstereyim dedim. Böylece burnunun eğri olmadığını görür..

Bir kaç resmini alıp bilgisayara yükledim. Tam önden çekilmiş bir resmini gösterip nesinden şikayetçi olduğunu tekrar sordum.. Eğriliğin düzeltilmesini istediğini söyledi.. Bunun üzerine bir A4 kağıdı alıp ekrandaki hasta resminin yarısını kağıtla kapattım; kağıdın kenarı tam burnun ortasından geçiyordu ve burnun düz olduğu açık seçik görülüyordu. Hastaya eğriliğin nerede olduğunu, neyin düzeltilmesini istediğini sordum; burnunun gerçekten dümdüz olduğunu söyledim. Bana cevabı şu oldu:
Görmüyor musunuz, eğri işte!! (bunu söylerken,
nasıl olur da görmezsiniz, körmüsünüz dercesine bir ses tonu ile söyledi..! ses tonuyla aşağıladı beni..)

Bu hasta dört dörtlük bir beden algı bozukluğu hastası idi. Bu hastalar dış görünüşlerini bizim gördüğümüz gibi görmezler. Deforme algılarlar.

Burnunun ortasına cetvel tutup dümdüz bir buruna sahip olduklarını gösterseniz bile hasta halen burnunun eğri olduğunu iddia edebiliyor.. Bu hasta bana, hastaya, kendisinde beden algı bozukluğu olduğunu anlatmanın da çok zor olduğunu öğrettti çünkü anlatamadım burnunda sorun olmadığını...
HASTANIN ŞİKAYETİ O TAHMİN ETTİĞİNİZ ŞEY OLMAYABİLİR..

Bazen bir hasta görürsünüz ve hemen ilk gözünüze çarpan estetik kusurdan şikayetçi olduğunu düşünürsünüz; ama aslında sorunu bambaşkadır..

Bursa tıp fakültesi plastik cerrahi polikliniğinde o gün poliklinikçi bendim.. Kapıdan bir bayan ve eşi girdi. Bayanın o kadar büyük bir burnu vardı ki, bugün bile, erkek hastalar dahil, o kadar büyük burunlu birini görmedim. Tamam dedim, bir burun estetiği vakası..

Son derece aptalca bir şekilde
'İsteğiniz burun estetiği sanırım' diye lafa başladım. Çok şaşırdılar. Neden diye sordular. Hastanın burnu ile ilgili hiç bir şikayeti yoktu. Eşi de bayanın burnundan memnun olduğunu söyledi. Tüm istedikleri bayanın boynundaki ufak et benlerinin alınması idi..

Bu vakada, insanların estetik kusurlarının olmasının, onların bu kusurlardan rahatsız olduklarını göstermediğini öğrendim. Bir insanın çok büyük yada şekilsiz bir burnu olabilir ama bunu hiç dert etmeyebilir.
Biz plastik cerrahların amacı, kişileri rahatsız oldukları estetik kusurlardan kurtarmak olmalı. İnsanlar estetik kusurları olsa da, bundan rahatsız değillerse, biz bu kusuru hiç sebepsiz yere kafalarına sokmamalıyız. Bu sadece, hastaların mutsuz olmasına yolaçar.

Bu vakadan beri hiç bir hastada söze olası şikayeti ile başlamıyorum; sadece ne gibi bir istekleri olduğunu soruyorum..

Bu noktada şunu da belirtmeliyim; burun estetiği için gelmiş bir hastanın çene ucu küçük ise bu hastaya burun estetiği ile birlikte çene ucuna da büyütme yapılırsa sonucun daha iyi olacağını söylemek gerekir. Hastanın istekleri konusunda biz kılavuz olmalıyız. Bu gibi bir teklif 'ameliyat satmak' değildir; çünkü burun estetiği ve çene ucu estetiği birbirini tamamlayan ameliyatlardır; kişinin ihtiyacı varsa burun estetiğinin çene ucu estetiği ile birlikte yapılmasını hastaya önermeliyiz. Biz uzman doktoruz, bu konuda bilgimiz vardır; hasta ise çeneucundaki sorun da giderilirse sonucun daha iyi olacağını bilmez. Bu yüzden bu gibi durumlarda hastaya yol göstermeliyiz.. Ama, hasta bize burun estetiği için gelmiş olsun. Bu hastaya meme estetiği de önermek 'ameliyat satmaya çalışmaktır'.. Bu ikisi birbirlerini tamamlayan ameliyatlar değildir..
HASTANIZ ASLINDA GİZLİ MÜŞTERİ OLABİLİR Mİ?

Bu olay uzun bir zaman önce oldu. Bir bayan (not: güzellik uzmanı olduğunu söylemişti) burun estetiği olmak istediğini söyleyerek hastanemize geldi ve muayene oldu. Resimlerini aldım, bilgisayarda bir çalışma yaptım. Fakat bayan hiç doğal değildi ve fena halde kötü bir oyuncu idi. Belki de bir sinema fanatiği olduğumdan kötü bir oyuncuyu, rol yapanı (daha doğrusu yapamayanı) anlayabiliyorum. Hatta hiç unutmuyorum, fena halde Gülben Ergen i taklit ediyordu. Bu bayan ameliyat günü aldı ve gitti. Hiç bir hasta beni bu kadar rahatsız etmemişti, kesinlikle rol yapıyordu. Bende hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve akşam bu bayanın adını Google da aradım (en basit araştırma!). Tahmin ettiğim gibi çıkmıştı: bu bayan bir figürandı ve dizilerde figüranlık yapıyordu. Resimleri ve kayıtlı olduğu ajansın web sayfası hala bende saklıdır (şu an o ajansda kayıtlı görünmüyor). Ameliyat günü gelmedi tabii ki (gelmeyeceğini tahmin etmiştim).. Tamamen benim paranoyam da olabilir bu olay tabii ki.. Ama diğer meslektaşlarımdan da buna benzer hikayeler dinledim daha önce..
Ayrıca bence bu bayanın gizli müşteri olduğunun bir kanıtı da var: Hiç bir oyuncu burun estetiği olmak için bir plastik cerraha başvurduğunda, mesleğinin oyunculuk olduğunu gizlemez. Mesleği itibarıyla burnunun görünümü çok önemlidir ve ameliyatın planlanışında, yapılmasında ayrı bir özen istediği için mutlaka doktoruna, oyuncu olduğunu, hayatını görünüşü ile kazandığını söyler. Ünlü birisi ise zaten bilirsiniz, ismini henüz duyurmamış bir şarkıcı yada oyuncu ise mutlaka işinden doktoruna bahseder. Bu gibi gizli müşteri şeklinde casusluğun ülkemizde (özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde, özel çalışan hekimler arasında) sıkça uygulandığını düşünüyorum.

Bu aslında sıkça uygulanan bir piyasa araştırması yöntemidir ve buna
Gizli Müşteri deniyor. Bu yöntemde, casus olan kişi müşteri gibi rakip firmaya gidiyor ve firmanın çalışma şekli, ürünlerinin özellikleri yada mağazanın dekorasyonu gibi konularda bilgi ediniyor. Yukarıdaki olayın ben İstanbula geldikten hemen bir iki ay içinde gerçekleştiğini belirtmeliyim. Belli ki İstanbula gelmemden rahatsız olan bir meslektaşım benim hakkımda bilgi toplamak için böyle bir yola başvurmuştu.. Bu konuda hizmet veren web siteleri ve şirketler var, işte size bir kaç örnek (bu firmalardan adam tutup rakibinize müşteri gibi yollayabiliyorsunuz!! casusluk yapsın diye..):
Gizli müşteri
Trio
Plus value
Piramit danışmanlık

Bu olayı neden anlattım? Özellikle genç meslektaşlarım büyük şehirlerde dönen dolapları bilsinler diye.. (daha neler var da, buraya yazamıyorum..)..
HASTAMIN BAŞINA GELENLER..

Revizyon ameliyatı yapmamış meslektaşım yoktur; hele burun estetiği söz konusu ise.. Burun estetiklerinde yaklaşık 10 hastadan 1 inde revizyon ihtiyacı olur. Bu oran tüm dünyada da böyledir. Pek tabii benim rinoplasti vakalarımda da revizyona ihtiyacı olanlar çıkıyor. Bir revizyon vakam ameliyat için geri geldiğinde revizyon ameliyatını planlamak için bir arkadaşımın da fikrini almak istedim. Hastamı randevu alarak bu arkadaşımın muayenehanesine gönderdim. Daha sonra bana uğrayan hastamın anlattıkları çok komikti..

Hastam ; diyelimki adı Ahmet Mehmet olsun.. Arkadaşımın muayenehanesine gitmiş ve sekretere adını söylemiş; ben Ahmet Mehmet, doktor bey beni bekliyordu diye.. Adını söyler söylemez arkada, bekleme salonunda oturan 2 sivil polis hemen kolundan tuttukları gibi hastamı yan odaya almışlar ve bayağı bir sorgulamışlar. Olayın aslı sonradan anlaşılmış..

Meğer
benim hastamla (adına Ahmet Mehmet demiştik ya.) aynı isim soyadda başka bir hasta, daha önce arkadaşım olan plastik cerraha ameliyat olmuş. Bu adam meğer aranan birisi imiş ve geçirdiği ameliyat görünüşünü değiştirecek kadar kapsamlı imiş. Bu yüzden kontrole gelir diye ekipler orada gün boyu nöbet tutuyormuş. Benim hastam da gidip adını söyler söylemez, polisler aradıkları şahıs zannederek onu hemen yan odaya sorguya almışlar..

Bu olay da gösteriyor ki, kanunen bir zorunluluğumuz yoksa da görünümü değiştirecek kadar kapsamlı bir ameliyat yapacaksak, hastanın aranmadığından emin olmalıyız..
İKİ VEFAT...

Hocaların hocası, sayın Prof. Dr. Halit Ziya Konuralp 19.4.2005'de 101 yaşında aramızdan ayrıldı. Hocamız sadece bilimsel başarıları ile değil, hayata bakışı ve yaşam tarzı ile

de bir çok öğrencisine örnek olmuştu.

Hoş bir tesadüf eseri bir süre önce hocamız, sayın Prof. Dr. Halit Ziya Konuralp'in 1947 yılında ameliyat ettiği bir hastası ile tanışmıştım. Kamuran hanım, 1947'de karnındaki sarkma ve aşırı yağ birikimi sebebiyle Prof. Dr. Halit Ziya Konuralp tarafından opere edilmiş. Bu arada belirteyim; Halit Ziya Konuralp hocamız o yıllarda Amerikadan daha yeni dönmüş ve Türkiyede bu ameliyatları yapmaya yeni başlamış. Kamuran hanım ülkemizdeki ilk karın germe vakalarından yani..

Kamuran hanım, ameliyattan önce ve ameliyatta çekilen fotoğrafları halen saklıyordu ve ameliyat sonucundan son derece memnundu. Ameliyatı sırasında çekilmiş resimleri gördüm. Kamuran hanıma karın germe yapılmış ama alınan parça gerçekten çok abartı bir vaka olduğunu gösteriyor. Ameliyat sırasında karından kaldırılan dokuyu yukarı asmaları gerekmiş; kamuran hanım bunun için "Karnım kartal kanatları gibi açılmış" diyordu.. Niyetim, Kamuran hanımı, ameliyatını 58 sene önce yapan doktoru ile buluşturmaktı. Kendisi ameliyat sonucundan halen memnundu ve karında sarkması yoktu. Kendisinden ameliyathanede çekilmiş resimlerini aldım, Sayın Halit Ziya Konuralp hocamıza gideceğim günlerde (19 nisan 2005) maalesef hocamız vefat etti.. Bunun üzerine resimleri geri götürmek üzere telefonla Kamuran hanımın evini aradım. Meğer ben kendisi ile görüşüp resimlerini aldıktan sonra 26 mart 2005 de de Kamuran hanım vefat etmiş. Kendisi tıpkı Prof. Dr. Halit Ziya Konuralp gibi son derece neşeli, çevresine yaşama sevinci aşılayan bir insandı, allahtan ikisine de rahmet diliyorum. Dileğim kamuran hanım ile Prof. Dr. Halit Ziya Konuralp'i yıllar sonra tekrar karşı karşıya getirmek ve hocamıza post-op 58. yılında ameliyat sonucundan halen memnun olan vakasını sunmaktı fakat kısmet olmadı maalesef.
AMELİYATHANEDEN CANLI YAYIN..

Özel hastanede bir hastamın ameliyatında idim.. Çalan telefonumu ameliyathane personeli açtı ve karşı tarafa ameliyatta olduğumu, konuşamayacağımı söyledi. Karşı tarafı dinledikten sonra telefonu kulağıma tuttu ve hocam önemliymiş, sizinle konuşmak istiyorlar dedi..

Karşıdaki ses aynen şunları söyledi: Hocam nasıl gidiyor ameliyat, bir sorun yok ya...?

O sırada ameliyat ettiğim hastanın yakınları ameliyatın nasıl gittiğini soruyordu !!
SONU HÜSRANLA SONUÇLANAN BİR ÇAPKINLIK ÖYKÜSÜ..

Henüz Çapa tıp fakültesinde öğrenciyiz ve kocamustafapaşa da 2 tıp, 1 hukuk öğrencisi, aynı evde kalıyoruz.. O yıllarda Kanal 6 yayında idi. Gece geç saatlere kadar kitap okuyor, uzmanlık sınavına hazırlanıyorduk. Bir gece saat 02:00 - 03:00 gibi çok geç bir saatte kanal 6 da reklamların arasında sadece bir telefon numarası veren bir reklam çıktı:
Yasemin... Ara beni.. 0 212 *******

Haydar Dümenin tabiriyle kanı kaynayan gençler olduğumuzdan ekranda birkaç saniye kalan o reklam bir anda dikkatimizi çekmiş, hatta telefon numarası aklımıza kazınmıştı.. Bu nedir ya? diyerek birbirimize baktık, sonra noolur noolmaz diyerek numarayı bir yere not ettik.. Ama nedense hemen aramak aklımıza gelmedi. Artık uzmanlık sınavına gece gündüz çalışmaktan mı, binlerce sayfa kitabı kısa süreler içinde okumaktan beynimizin sulanmış olmasından mı bilmiyorum..

Ertesi gün merak içinde o numarayı aradık. Karşıdan açan kişi aynen şunları söyledi:
"Buyrun, Yasemin pastanesi"...

"Yasemin, ara beni", meğer hemen bir alt sokaktaki yasemin pastanesi imiş.. O yıllarda Kocamustafapaşa da gerçekten bir yasemin pastanesi vardı. Hala var mı bilmiyorum ama çok enteresan bir reklamla telefon numaralarını not almamızı sağlamışlardı. Biz de o sıralarda uzmanlık sınavına çalıştığımızdan sık sık telefonla sipariş verdik: Alo yaseminciğim, bize 3 peynirli poğaça, 8-10 tane de mini pizza... diye...

O dönemde kitap okurken yediğim poğaçalar şimdiki göbeğimin temellerini attı..

Yaktın beni Yasemin... Yasemin pastanesi...
PLASTİK CERRAH?..

Bir gün bir arkadaşım beni bir tanıdığı ile tanıştırdı.. "Bu arkadaşım Oytun, kendisi plastik cerrahtır" dedi...

Tanıştırdığı adam bana doğru usulca yaklaştı, parmağının ucu ile bana dokundu ve şöyle dedi: "Halbuki bayaa gerçeğe benziyor!"..
NEE! AYŞE TÜRKİYEDE Mİ?..

Malesef, bu anım biraz dramatik. Yurtdışından gelen, daha önce ameliyat ettiğim bir hastam, başka bir estetik ameliyat için geleceğini bildiren bir e-mail attı önce.. Geliş gününü bildirdi. Uçağının indiği gün beni bir sabit telefondan aradı ve muayene için belli bir saate randevu aldı.. Randevu saati geçince elimde olan tek numarayı; beni aradığı o sabit telefonu aradım. Karşıma bir erkek çıktı ve kimi aradığımı sordu.. Ayşe hanımı (diyelim ki adı Ayşe..) aradığımı, yurtdışından gelen bir hastam olduğunu ve randevu saatini geçirdiğini söyledim. Karşıdaki adam bir anda patladı:
"Nee!! Ayşe Türkiyede mi? Ne zaman gelmiş? Nerede kalıyor? Ne yapmaya gelmiş!!"... O an ilk düşündüğüm şey:
"Eyvah eyvah, bir aile faciasına yolaçtım" oldu.. Bu numaranın aranmaması gerektiğini bilemezdim.. Bu bayan o gün gelmedi.. Sır oldu kayboldu.. Aradan 9 ay mı, 12 ay mı ne, uzun bir süre geçtikten sonra tekrar Türkiyeye geldi. Dediğine göre geçen gelişinde ailevi bir sebepten dolayı apar topar Almanyaya geri dönmesi gerekmiş, o yüzden gelememiş. Neyse ki daha sonra ailevi meseleler hallolmuş.. Uzuunca bir süre rötarlı da olsa ameliyatını yaptık..
1.75 KİŞİLİK YATAK..

Bu olayın medikal konularla falan ilgisi yok ama karşımdaki elemanla spontane gelişen, öyle güzel bir geyik çevirdik ki buraya yazmak istedim.. Bu olay tamamen yazdığım gibi, Şişli Cevahir AVM de, en alt katta bulunan ve yatak satan -adını vermiyeyim, siz anladınız nasılsa- bir mağazada yaşandı.. Daha önce eşyalı bir evde kaldığımdan ve artık yeni bir eve taşındığımdan hiç eşyam yoktu ve tüm ev eşyamı sıfırdan almam gerekiyordu.. Tabii bir de yatak.. Cevahir AVM deki o mağazaya gittim.
Dedim ki: "Yatak almak istiyorum, ama tek kişilikten büyük olsun. Yalnız, yatağı koyacağım oda büyük değil, 2 kişilik olmasın.."
Satış elemanı: "Tek kişi miyiz, sürekli tek miyiz, yoksa arada bir 2 kişi oluyor muyuz?"
Ben: "Tekiz.. Arada bir iki kişi oluyoruz; hatta nasip kısmet olursa 3 kişi bile olabiliriz (Playboy malikanesi, iki sarışın ve ben fantezisi).. Tedbirli olmak lazım.."
Satış elemanı: "O zaman size 2 kişilikten küçük ama 1.5 kişilikten büyük, 1.75 kişilik yataklardan verelim.."
Ben: "Aaa, süper olur ya!!"

Daha sonra bu geyiğin de geyiğini yaptık facebook da.. Orda da arkadaşlar soruyor.. 1+1+1=3 etmez mi diye.. Ben de diyorum ki.. Yan yana değil, üstüste toplayacaksınız.. Burada bildiğiniz matematik çalışmıyor :)

Tam geyik oldu.. Bu geyiğe katkıda bulunanlara (başta kafa bi herif olan mağaza elemanına) teşekkürleer..
Facebook daki entry'lerimden..(9.11.2010)

Loş ışığın zararları: Az önce bardakta çorba içmek.. Çorbadan sonra yüksek kafeinli hazır kahve içmek istemek (gece çalışılacak çünkü), bardağa kahveyi koyup suyun ısınmasını beklemek (iki bardak ta aynı!!).. Sonra içinde kahve olduğunu sandığın bardağa sıcak suyu koyup içmek.. Böğğğ bu nasıl kahve yaw diye diye bulaşık suyu gibi bir şey içmek.. Sonra da suyu az önceki çorba bardağına koyup içtiğinin farkına varmak.. Diğer bardakdaki kahve sapasağlam.. Başıma bu da geldi :(
Facebook daki entry'lerimden..(9.11.2010)

Şu an karşı daireye taşınan zavallılar artık, death metal ve black metal seven bir komşuları olduğunu en acıklı şekilde öğrenmiş bulunuyorlar.. Geçmiş olsun gariplere.. 5+1 ses sistemini kullanmayacaksak neden aldık dimi?? ;-)
.
BÜTÜN PLASTİK CERRAHLAR JEDİ GÜÇLERİNE SAHİPTİR.. (Facebook taki entry'lerimden..)

Siz siz olun hiç bir plastik cerraha göbeğini gösterip "Hocam ne zaman doğuruyorsunuz?" demeyin.. Böyle bir laf etmek, cami (yada türbe) duvarına işemekten farksızdır; çarpılırsınız.. Dün akşamki kokteylde de bana bunu soran sosyetik bayanı çarpılmaktan kurtaran, önceki gece berbat bir gece geçirmiş ve uykusuz olmam, bir de o bayanın muayenehane ortağım Dr. Cevher'in arkadaşı olmasıydı. Hanfendi hayatının hatasını yapıp bu soruyu başka bir yer ve zamanda sormuş olsaydı jedi güçlerimi üzerinde kullanmaktan kesinlikle kaçınmazdım.. Şaşırmayın. Tüm plastik cerrahların bir takım jedi güçleri vardır. Örneğin -bence- en önemli jedi güçlerinden biri olan "Persuasion", yani "ikna gücü" tüm plastik cerrahların sahip olduğu bir güçtür. Bir çok plastik cerrah bu gücü hastaları üzerinde kullanmaz allahtan. En azından ben kullanmıyorum. Yoksa kepçe kulak ameliyatı için gelen bir hasta üzerinde "persuasion" uygulayarak meme estetiği, liposuction (yağ aldırma) ve bilimum estetik ameliyata ikna etmek an meselesidir. Kokteyldeki sosyete hatun da zaten boyun estetiği sormuş idi. İstesem "persuasion" uygulayarak o hatuna hemen oracıkta bir dizi ameliyata ikna ederdim ama dedim ya bayan, arkadaşımın çok yakın bir dostu idi ve bu sayede çarpılmaktan kurtuldu. Bu yüzden, siz siz olun bir plastik cerraha göbeğini gösterip "Ne zaman doğuruyorsunuz hocam?" demeyin; çarpılırsınız (hele o plastik cerrah akrep burcu ise... eyvah, eyvah!). Bir de bakmışsınız bıçak altına yatıvermişsiniz..

Bu sosyetik güzel sadece bana takılmadı o akşam. O sırada yanımızda genç bir plastik cerrah arkadaşımız daha vardı. O da, garibim başına gelecekleri bilmeden sarma sigara içiyordu.. Kadın başladı onu da taciz etmeye: 'Hocam neden sarma sigara içiyorsunuz? Dikkat çekmek için mi? Benim dikkatimi çektiniz, oldu ama sigara içmek artık banal kabul ediliyor. Dikkatleri çekmek için başka şeyler yapmalısınız..'.... Gel de sinir olma ya.. Biz plastik cerrah olarak hiç bir hastamıza 'vay senin burnun neden yamuk, sana meme estetiği lazım, memeler bırakmış kendini' demiyoruz.. Hastanın bu konularda şikayeti varsa yardımcı oluyoruz.. Bu bayanın yaptığı ise en hafif deyimle vicdansızlık idi.. Hadi patavatsızlık diyelim.. Aslında ne olduğunu ise yazmak istemiyorum..

Hem ben kilo vermeye başladım :-)
YORUMSUZ!!..

Bir gün muayenehanemin kapısından bir hasta girdi ve aynen şöyle söyledi:
Merhabalar hocam! Sizinle telefonda görüşmüştük, hatırladınız mı?

!!!.... Buyurun buradan yakın...
UĞUR DÜNDAR LIK BİR OLAY

Yıllar önce çalıştığım bir hastanede hastaların bekleme yerinde bir şikayet kutusu bulunuyordu. Kutuya hep şöyle dışından bir göz atardım, okunabilen bir şikayet var mı diye.. Bir gün baktım, biri kutuya attığı kağıdı katlamamış ve yazdıkları cam kutu dışından okunabiliyor.. Aynen şöyle yazmış hasta:
"Tam üç haftadır xxxx tahlilini yaptıramadık.. Cihaz bozukmuş.. Bir özel hastanede bir cihaz 3 hafta nasıl bozuk olur?"

Bu şikayet ilgimi çekti. Gerçekten bir laboratuvar cihazının 3 hafta bozuk olması normal değil. Ben de gittim laboratuvara, bu durumun sebebini sordum.. Hastalardan biri böyle böyle şikayet kutusuna şikayetini yazıp atmış, hangi cihaz 3 haftadır yapılamıyor diye sordum.. Aldığım yanıt aynen şöyle oldu:
"Hocam, cihaz bozuk değil aslında, çalışır vaziyette. Ama devlet sevki ile gelen hastalara aletin bozuk olduğunu söylüyoruz, çünkü devletin ödediği para bu cihazın giderinden az. Devlet sevkli gelen vakalarda bu cihazı kullanırsak zarar ediyoruz, biz de bu hastalara cihaz bozuk diyoruz, o tahlili yapmıyoruz.."

Rüyamda görsem böyle bir olaya inanmazdım, kendi gözlerimle şahit oldum. Hasta var, cihaz çalışıyor, hasta hastaneye geliyor ve kasıtlı olarak o tahlil yapılmıyor.. İnanılmaz bir olaydı.. Bence ülkemizde sağlık sisteminde yapılan yanlışları çok güzel özetleyen bir olay.. Özel hastaneler devletin kamu hastanesiymiş gibi çalışıp, bir yandan da kar etmeye çalıştıkça bu sorunlar hallolmaz. Sağlık harcamasından tasarruf olmaz.. Arada olan malesef halkımıza oluyor.. Aslında çok daha ciddi olaylar var ama buradan yazamıyorum.. Bir ara bir gazetede yazılmıştı, ben de facebook tan şahit olduklarımı yazmıştım.. Neyse, boşverin...
BU ESPRİYİ HERKES KALDIRMAZ...

Ameliyatlarımı yaptığım özel hastanelerden birinde oldukça çılgın bir anestezi uzmanı vardı (bayan)..

Bir gün yine bu hastanede bir ameliyat alıyoruz; hastam oldukça heyecanlı.. Hastam bayandı bu arada.. Bahsettiğim bayan anestezi uzmanı baktı ki hasta heyecanlı ve gergin, kulağına eğilerek herkesin duyabileceği şekilde aynen şöyle dedi:
'Dün gece sevişmediniz galiba? Bayağı gerginsiniz..'

Allahtan hastam oldukça rahat bir bayandı da espriyi kaldırdı ve bastı kahkahayı..

Daha sonra o bayan anestezi uzmanı hastaneden ayrıldı.. ve malesef çılgın esprilerinden mahrum kaldık..
ŞANS ESERİ YAŞIYORUZ...
Yıl 1975.. Yer İstanbul sirkeci.. Sirkeci meydanında, o kalabalıkta 5 yaşında bir çocuk (ben oluyorum), annesinin, babasının elini bırakır.. Elindeki oyuncakla oynamaya dalar.. Arkasındaki hortuma bağlı pompaya bastıkça zıplayan ve davul çalan bir kanguru oyuncağı.. Kanguru ne güzel zıplıyor derken bir de bakar ANNE YOK! BABA YOK! Meydanda inanılmaz bir kalabalık.. İnsanlar, denizdeki akıntılardaki sürü balıklar gibi sağa sola yüzüyorlar sanki.. Çocuk (ben), başlar ağlamaya... Kalabalığın arasından bir güneş gibi doğan, çocuğa doğru uzanan bir el... Diğer elinde de yine çocukla yaşıt bir kız çocuğu.. Adam sorar: 'Senin annen baban nerede çocuğum.. Eviniz nerede?'... Çocuk yanıt verir: 'Biz otelde kalıyoruz.. Trenlerin arkasındaki otel.. Denizi ve trenleri seyrediyordum oradan. Eriş otelde kalıyoruz biz..' Bu son söyledikleri çok önemlidir çocuğun: 'Eriş otel..'

Adam, bir elinde kız çocuğu, diğer elinde anne-babasını kaybetmiş erkek çocuğu olmak üzere sirkeci tren garının arkasındaki otellerin olduğu sokağa girer ve eriş oteli arar.. Oteli bulur.. Zaten az önce de kayıp çocuğun anne-babası otele dönmüş ve ortalığı birbirine katmışlardır. Ağlayarak polise gitmişlerdir.. Çocuğu bulan adam, çocuğu otel görevlilerine teslim eder.. Anne-babaya haber verilir..

Bugün hala merak ederim o adam kimdi diye..
Eriş otel halen aynı yerde hizmet veriyor...
Yıl 1977.. İçinde bulunduğumuz otomobil yaklaşık 150-200 metrelik bir uçurumdan denize uçuyor. Tesadüfen kısacık kumsal şeridindeki kum tepelerine saplanıyor. Büyük bir şans eseri ölen olmuyor.. Hastaneye götürülürken ellerimle çenemi tutuyorum. Çenem dağılmış halde. Yaşım 7.. Ağlıyorum ve çevredekilere soruyorum 'Yaram çok mu kötü, kanıyor!!'.. Bana bişii olmadığı, hemen geçiceği söyleniyor. E, o zaman çenemi kavrayan ellerimin arasından şakır şakır yerlere akan kan ne?? Hastanede acilde hiç uyuşturmadan çeneme dikişler atılıyor. Annemin sağ kolundaki parçalı kırıklar Sayın Prof. Güler Gürsu tarafından platin ile onarılıyor. O zaman nereden bilebilirdim ileride kendimin de plastik cerrah olacağımı??
Yıl 1987.. Lise 2 ye gidiyorum.. Zonguldak ereğlide sokakta dolaşırken hemen yanımda PAAT!!! diye bir şey patlıyor.. Dönüp bakıyorum, oldukça büyük bir saksı, yerde, paramparça.. Başımı yukarı kaldırıyorum, bir işhanının 3. katının penceresinden bir kadın bana el işaretleri ile 'Ay çok pardon!!' diyor... Camı açınca camın dışındaki saksı aşağı düşmüş.. O saksı 5-10 santim daha sağa düşseydi direkt kafa travmasından diğer tarafa yolcuydum.. Kadınsa pardon diyor..
Yıl 2007.. İstanbulda bir hastanede part time çalışıyorum.. Odama daha yeni gelmişim.. Gazetemi okuyup poğaçamı yiyorum.. GÜMM! diye bir ses.. İnanılmaz ama doktor odasının tavanındaki cam tarafında bulunan karton piyer olduğu gibi çöküyor.. Yaptığı tahribatı aşağıda görebilirsiniz.. Biraz cam tarafına yaslanarak otursam yine diğer tarafa yolcuydum..

Birileri beni kolluyor mu ne?

Her günü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayın..

Her günü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayın..
DOKTORLARIN MESLEKİ RİSKLERİ HAKKINDA BİR ANI...

Bu olay benim başıma gelmedi. Çok samimi olduğum genel cerrahi uzmanı bir doktor arkadaşın başına gelmiş bir olay. Doktorların karşılaştıkları mesleki riskleri çok güzel özetliyor.

Bu genel cerrahi uzmanı bir gün başında olduğu genel cerrahi yoğun bakım ünitesine durumu kritik bir aşiret reisini kabul ediyor. Adam vurulmuş ve hayati riski varmış. Uzunca bir süre yoğun bakımda yatmış ve bir dizi ameliyat geçirmiş. Bu sırada yoğun bakımın kapısında 2 adamı sürekli nöbet tutmuş, hasta için gereken tıbbi malzemeleri hemen temin etmişler, bu arada yoğun bakımda görevli doktor, hemşire gibi çalışanların bir dediklerini iki etmemişler, her türlü yardımda bulunmuşlar.. Doktorların, hemşirelerin yemekleri hep dışarıdan getirtilmiş falan..

Aradan haftalar geçmiş; aşiret reisi iyileşmiş.. Taburcu olacağı gün yoğun bakım çalışanları hemşire ve doktorlarla vedalaşmış.

Doktor hastasına geçmiş olsun dilemiş ve adamlarının her türlü yardımları için (her gün dışarıdan getirilen yemekler falan) teşekkür etmiş..
'İki adamınız yoğun bakımın kapısından bir an olsun ayrılmadılar, sağolsunlar çok yardımcı oldular bize' demiş..

Aşiret reisi doktorun kulağına eğilerek
'Bana bir şey olsaydı, buradan canlı çıkamasaydım onlar seni vuracaktı' demiş...

...ve bu espri değil, buzz gibi gerçekmiş...
İYİ DOKTOR İŞTE BÖYLE OLUNUR!!! TÜM DOKTOR ADAYLARI VE ASİSTANLAR OKUSUN!!

Bu dramatik olayı içim kan ağlayarak yazıyorum.. Acı ama gerçek...

Bu olay, ben henüz Bursa Uludağ üniversitesi Tıp fakültesinde plastik cerrahi asistanıyken başıma gelmişti. Tüm asistanların sabırsızlıkla beklediği senelik izin dönemi gelmişti ve ben de senelik iznimi alıp Bursadan memleketim olan Zonguldak Ereğliye gitmiştim. Asistanlığımız oldukça yoğun ve yorucu geçtiğinden senelik izinler altın değerindedir ve çok iyi değerlendirmek gerekir..

Ereğliye vardığımda bir de ne göreyim (senelik iznimin ilk günü)! Kızkardeşim hasta ve sürekli kusuyor. Durumu o kadar kötüydü ki elleri kasılıyordu. Bu kasılmalar, kandaki bazı değerlerin aşırı düştüğünün ve ciddi derecede elektrolit kaybettiğinin belirtisiydi. Bir kan testi yaptırdım, elektrolit değerleri oldukça düşmüştü. Bir ambulans ayarladım ve kan testinin sonucuna göre serum taktırdım. Kusması o kadar kötüydü ki, kesin midesinde ciddi bir sorun var diye düşündüm ve Ereğliden Bursaya, fakülteye götürüp genel cerrahideki hocalarımıza göstereyim dedim. Ambulans ile acilen Ereğliden Bursaya gittik. Acile girdik ve kardeşimi müşehade odasına aldık. Hemen genel cerrahideki hocalarımı haberdar ettim.. ve acilde beklemeye başladık..

Bu sırada acilde kaldığımız müşehade odasının kapısının önünden bir cerrah arkadaşımız geçtiiii... ve içeride bizi gördüüü....
NOT: Bu cerrah arkadaşımız, aramızda bazen esprilere konu olan bir arkadaşımızdı ve pek çoğumuzun onu sevmediği bilinirdi..

İçeri girdi ve kardeşimin elini tuttu.. Kardeşimi daha önceden tanıyordu.

Hemen elini tuttu ve sordu:
'Ah sana ne oldu?? Vah vah vah!!! Hemmen söyleyelim serumu yenilesinler. Nasıl oldu da böyle hasta oldun seeen?? Vah vah vaahh!!'

Bu şatafatlı hal hatır sorma, geçmiş olsun merasimi topu topu 3-4 dakika sürdü.. Sonuçta tedavi adına hiç bir şey yapmadan, sadece 2-3 laf ettikten sonra bu cerrah arkadaşımız servisine çıktı ve vizitine devam etti..

O gittikten sonra kardeşim sayıklamaya başladı:
'Ay ne şahane bir doktor... Ona laf edenlerin dili tutulsun (o cerrah arkadaşı pek sevmediğimizi bilirdi..).. Harika bir doktor o...'

Kardeşimin tedavisi tam 1 hafta sürdü.. O yıl, senelik iznimin ilk günü, kardeşimi ambulansa koydum, Bursaya taşıdım, senelik iznimi başında uyumadan geçirdim... Ama dünyanın en iyi doktoru, kardeşimin başına gelip sadece ve sadece elini tutup 3-4 dakika halini hatrını soran doktor arkadaşımız oldu..

Kardeşim, tam benim senelik iznimin son günü iyileşti ve Ereğliye döndü..

ve onun (kardeşimin... öz kardeşimin..) gözünde dünyanın en iyi doktoru, acilde başına gelip elini tutan ve 3-4 dakika hal-hatır soran doktor arkadaş idi.. Onu Ereğliden Bursaya ambulansla getirmemin, tedavisini ayarlamamın ve senelik iznimi başında bekleyerek geçirmiş olmamın hiç bir önemi yoktu... Acı ama gerçek..
ESTETİK AMELİYAT OLACAKSINIZ.. KENDİNİZ İÇİN OLDUĞUNUZA EMİNSİNİZ DEĞİLMİ?

Bir gün bir bayan muayenehaneme başvurdu.. Bacak estetiği olmak istiyordu ama silikon implantla bacak şekillendirme değil.. Zaten silikon implantla bacak şekillendirme ameliyatını başka bir klinikte olmuştu. Benim de aklıma ilk gelen, yapılan ameliyatın sonucunda kötü bir görüntü oluştuğu ve hastanın revizyon amacıyla bana başvurduğu oldu. Arada bir başka kliniklerde yapılmış ve kötü sonuçlanmış bacak estetiği vakaları bana başvuruyor. Bu vakaları revizyon ameliyatına alıyorum ve bazen implantları çıkarıyorum, bazen de yeni ve daha uygun olanlarla değiştiriyorum.

Bu bayan, implantların çıkarılması için bana başvurmuştu..

Bacaklarınızı görebilirmiyim dediğimde şaşkınlığım daha da arttı. Yapılan ameliyat oldukça güzel bir sonuç vermişti ve hastanın bacaklarında hiç te kötü bir görünüm yoktu..

Neden bacak implantlarını çıkarttırmak istediğini sorduğumda bana çok dramatik bir hikaye anlattı.. Evli iken kocası sürekli bacaklarının inceliğinden şikayetçi imiş ve sonunda bayan bu ameliyatı olmuş. Yani bacak implantları ile bacak şekillendirme ameliyatını sadece kocası için olmuş. Daha sonra ise boşanmışlar. Bayan artık kocasını hatırlatan hiç bir şeyi hayatında istemiyordu ve bu implantlardan bir an önce kurtulmak istiyordu. Ben, bacaklarının son derece iyi göründüğünü ve implantları çıkarmak için tıbbi bir sebep olmadığını, hazır böyle güzel bir sonuç alınmışken kalabileceklerini belirtsem de bayan 'Bu implantlardan bir an önce kurtulmak istiyorum' şeklinde isteğini tekrarladı.. Hatta, ameliyattan sonra implantları alabileceğini söylesem de istemedi ve 'Atın onları' dedi bana..

Bu bayan evliyken bana gelse ve durumunu anlatıp bu ameliyatı olmak istese, 'Bu ameliyatı olmayın' derdim.. Çünkü tecrübe ile sabit:
'Estetik ameliyatı sadece kendi isteği ile olan hastalar memnun olur.. Başkasının telkinleri ile zoraki böyle bir ameliyat olan hastalar ise eninde sonunda mutsuz oluyor; hatta bu örnekteki gibi ameliyat iyi sonlanmış olsa bile hasta eski haline dönmek isteyebiliyor.'

Ayrıca bu örnekteki gibi, eşin bu tarz şikayetleri (bacakların ince, saçın dökük, göbeğin var, göğüslerin küçük gibi) genellikle bahane oluyor. Boşanma olacaksa estetik ameliyat olmak bunu önleyemiyor.

Yeri gelmişken şu noktaya da dikkatinizi çekeyim:
Estetik ameliyat olmak boşanmayı önlemediği gibi, boşandıktan sonraki dönemde de (kısa vadede) estetik ameliyata karar vermek pek doğru bir karar değil bence. Boşanma olayı kişide (ilk başlarda farketmese de) ciddi bir travma yaratıyor ve iz bırakıyor. Bu yüzden boşanmanın hemen ardından estetik ameliyata karar vermek bence pek doğru bir karar değil. Biraz zamana bırakın. Travmanın etkilerini bir atlatın, zihninizde sular durulsun, daha sağlıklı düşünmeye başladığınızda, hayatınıza yeni bir yön verdiğinizde estetik ameliyat olmayı tekrar düşünebilirsiniz; ama hemen boşanmanın peşinden estetik ameliyat olmaya karar vermek, şarhoşken söz vermeye (yada senet imzalamaya) benzer.. Uzun vadede memnuniyetsizlikle sonuçlanma ihtimali fazladır.
ADALETİN BU MU DÜNYA!!...

İhtisasım sırasında bir hafta sonu (uludağ üniversitesi tıp fakültesinde) acile çağrıldık. Hafta sonu nöbetleri blok tutuluyordu (cuma-cumartesi-pazar).. O pazar sabahı acile indik ve elinde kesikler olan bir hasta gördük. Ellerinde tendon kesileri olduğundan mutlaka yatış yapması ve ameliyathanede onarılması gerektiğini söyledik. Hasta, bir sosyal güvencesi olmadığından, üniversite hastanesinin masraflarını da karşılayamayacağından devlet hastanesine sevk edildi.

Aradan bir kaç saat geçti.. Tekrar acile çağrıldık..

Acile indiğimizde karşımıza yine aynı hasta çıktı, ama bu sefer yanında 2 tane de jandarma vardı. Meğer bu adam o sabah bir kavgaya karışmış ve bir kaç kişiyi bıçaklamış. Hastaneye ellerindeki kesikler sebebiyle ilk geldiğinde yatış yapamamıştı. Daha sonra biz devlet hastanesine sevkedince yolda jandarma tarafından yakalanmış, tutuklanmış. Cezaevinden sevk alıp gelmiş. Adam, cezaevi sevki ile paşalar gibi üniversiteye yatış yaparak ameliyatını oldu...

O dönem, sıradan biri, sosyal güvencesi olmadan üniversite hastanesine ancak ücretli olarak yatabiliyordu. Ücreti karşılayamazsa devlet hastanesine sevkediliyordu.. Ama hasta, birini bıçaklamış, öldürmüşse falan, cezaevi sevki ile paşalar gibi yatış yapıp tedavisini üniversitede oluyordu. Biz de bu duruma bakıp ancak: ADALETİN BU MU DÜNYA!! diyebiliyorduk...
NOT: Bu arada aklınıza gelmediyse ben söyleyeyim: Kavgada bıçaklanan kişiler sosyal güvenceleri olmadığından devlet hastanesinde tedavi görmüşler. Bıçaklayan adam ise cezaevinden sevkli olduğundan üniversite hastanesinde tedavi oldu..

Şimdi bu durumlar nasıl bilmiyorum tabii.. Yukarıdaki olaylar olalı 15-16 sene oluyor..
KOLA GİBİ GAZLI İÇECEKLER NEDEN HERŞEYLE İYİ GİDER?

Yukarıdaki anımı yazarken aklıma kola ile ilgili şahit olduğum bu olay geldi; hemen sizinle paylaşıyorum..

Yine bir pazar sabahı, hastanede nöbetteyim.. Saat sabahın 8 i.. Yaz.. Erkenden kalkmış, kahvaltı niyetine bir iki poğaça almış, acilde oturmuş çevreye bakınıyordum.. Orta yaşlı bir bey, ağzından salyalar aka aka acil deskine başvurdu. Sabah sabah evde kahvaltı olarak kuşbaşı et pişirmiş; yerken büyük bir et parçası boğazında takılı kalmış. Adam yutkunamıyor bile, tükürüğü ağzından akıyordu..

Amca naaptın, pazar günü, sabah sabah kuşbaşı et mi yenir muhabbetinden sonra göğüs cerrahisinden nöbetçi doktor çağrıldı..

Birazdan göğüs cerrahı arkadaş acile geldi ve hastaya kafeteryadan bir kutu kola alıp gelmesini söyledi.. Noolduğunu anlayamadık. Adam kolayı getirdi.. Göğüs cerrahı hemen açıp içmesini istedi.. Enteresandır, hasta da hiç sormadı; boğazımda et takıldı kaldı, kola falan ne oluyor diye....

Adam kolayı içmeye çalıştı, içemedi. Kola da tükrükleri gibi ağzının kenarından dışarı aktı.. Sonunda boğazında takılı kalan eti kamera ile girip almak üzere hastayı yatırıp ameliyathaneye aldılar.

Bu sırada göğüs cerrahına neden hastaya kola içirdiğini sorduk. Meğer bayaa ilgi çekici bir sebebi varmış.. Buyurun:
Kola gibi gazlı içecekler, yutma borusunun genişlemesini sağlıyormuş. Bu yüzden kola gibi gazlı içecekler her türlü yemekle birlikte iyi gidermiş; çünkü yemek yerken yemeklerin yutulmasını kolaylaştırıyor. Özellikle soğuk ve gazlı içecekler yutma borusunu daha iyi genişletiyormuş.

Öğrenmenin yaşı yok.. İnsan her gün yeni birşey öğreniyor..
YANIK MERKEZİ HİKAYELERİ...

Yanık aslında hiç bi şekilde mizaha konu olabilecek bir şey değildir ama malesef yanık merkezlerine gelen hastaların bir çoğunun yanma öyküleri komiktir. Aşağıya 2 tanesini yazıyorum; buyurun siz karar verin..
GEÇMİŞ OLSUN HANIM, NASIL YANDI ÇOCUK? Yanık merkezimize gelen elektrik yanıklı bir çocuk bir süre yatıp tedavi gördükten sonra taburcu edilmişti. Aradan bir kaç gün geçti ve bu kez aynı çocuğun annesi, aynı şekilde elektrikle yanmış halde yanık ünitemize getirildi. Annenin nasıl yandığını öğrendiğimizde hayretler içinde kaldık. Meğer biz ufaklığı taburcu ettikten sonra konu-komşu ufaklığın evine geçmiş olsuna gelmişler. Gelen bir komşu annesine sormuş: 'Nasıl yanmıştı senin çocuk?' diye.. Annesi de eline tığı alıp prize sokmuş ve 'İşte böyle prize tığ soktuydu' demiş... veeee....
ŞU ELEKTRİK KABLOSU DEĞİL Mİ? Başka bir gün de, yanık merkezine genç yaşta bir erkek hasta yattı. Yanma hikayesi şöyle idi. Bu genç, çalıştığı inşaatta yerden çıkan kabloyu arkadaşına göstermek istemiş ve seslenmiş: 'Hüseyin, bak şuradaki kablo elektrik kablosu değil mi?'... Arkadaşı 'Hangisi?' diye sorunca, bu ayağı ile yerden çıkan kabloları göstermiş (tellere temas ederek) 'İşte şu kablolar...' veee.....
FALA İNANIR MISINIZ?.. TAROT FALAN?

Açık söylemeliyim; ben Türkan hanımla karşılaşana kadar fal gibi konulara sadece eğlence olarak yaklaşıyordum. Ne zaman ki Türkan hanımla tanıştım, bir kaç kez fal baktırdım, artık bu tarz şeylere inanmaya başladım. Yalnız, fal gibi konularda fal baktıranla fala bakan arasında bir tür uyum olması gerektiğini, bu ikisi arasında bir frekansın tutması gerektiğini düşünüyorum. Zira, Türkan hanım benim için baktığı tarot fallarında inanılmaz derecede 'tutturuyorken', başkalarının fallarında bu derece şaşırtıcı sonuçlar almıyordu; en azından benim arkadaşlarım arasında.. Türkan hanımla benim aramda bu anlamda bir uyum olduğuna inanıyorum. Bu arada ismi gerçekten de Türkan idi, değiştirmeye gerek duymadım, çünkü soyadını bilmiyorum ve bendeki telefonuna da bir süredir ulaşılamıyor. Kendisinin izini kaybettim.. Ona fal baktırdığım dönemde bazı arkadaşlarımı kendisine göndermiştim ama şu an ben bile ona ulaşamıyorum..

'Aaaa, doktora bak, fala inanıyormuş' demeden önce aşağıdaki yazdığım olayları okuyunuz.. Sonra fala inanmalı mı, inanmamalı mı siz karar verin..
TAROT FALI 1:

Türkan hanımın tarot falı baktığı kafeteryaya tamamen tesadüf eseri girdik oturduk. Yıl sanırım 2004 yada 2005 idi. Aslında o sokaktaki bir alttaki kafeye girecektik, son anda karar değiştirdik.. İlk kez o gün tarot falı baktırdım. Türkan hanım falıma baktı ve şunları söyledi:
'Sizinle aynı yerde çalışan ve aynı işi yapan bir arkadaşınız var. Birlikte bir yer açmayı ve kendi işinizi yapmayı düşünüyorsunuz ama bu olmayacak. Bir de bu kişinin saçları seyrek..'

Daha ilk günden şaşırtmıştı beni Türkan hanım; çünkü gerçekten benimle aynı yerde aynı işi yapan bir arkadaşım vardı: Aynı hastanede birlikte çalıştığım bir kulak-burun-boğaz uzmanı.. Aynı işi yapıyorduk: ikimizde başka bir çok ameliyat yapabilecekken o dönem sadece rinoplasti (burun estetiği) yapıyorduk; çünkü hastane bol bol burun estetiği reklamı yapıyordu ve hastamız çoktu.. İkimiz de birlikte bir poliklinik açalım planları yapıyorduk o dönem.. Buraya kadar tamam.. Aslında bu kadarını bile tutturmak pek kolay değildir herhalde. Neyse bunları bir yana koyalım; Türkan hanımın son dediği şey tutmamış görünüyordu: İş arkadaşınızın saçı seyrek demişti!! Aylardır birlikte çalıştığım arkadaşımın saçlarının hiç te seyrek olduğu farketmemiştim..
ŞİMDİ SIKI DURUN...

Ertesi gün hastaneye gittiğimde saçlarına biraz dikkatli baktım ve bir anda şok oldum.. Hiç farkedilmiyordu ama saçları ekme idi.. Saçların ekmemi diye sorduğumda da bir anda dikildi ve bana bunu kimin söylediğini sordu. Gerçekten saçları ekme imiş ama çok iyi bir ekim olduğundan kimse farketmiyormuş, o da söylemiyormuş.. Ancak ekim mi, değil mi diye dikkatli baktığınızda anlaşılıyordu. Tabii ben arkadaşımın saçının ekim olduğunu öğrenince bi şok daha geçirdim. Bir süre sonra Türkan hanımı tekrar ziyaret etmeye karar verdim..
TAROT FALI 2:

Bu olay da çok acaip.. Bir süre sonra tekrar Türkan hanıma tarot baktırmaya gittim.. Türkan hanım falıma baktı ve şunları söyledi:
'Bir bayanla ortaklık planlıyorsunuz..Bu bayan hoş ve dikkat çekici bir bayan. Girdiği ortamda dikkatleri üzerine topluyor. Ayrıca çok konuşuyor, geveze diyebiliriz.. Yalnız bu ortak iş planlarınız olmayacak..'

Biz yine bir şok geçirdik.. O dönem saç ekimi yapan bir bayanla ortak çalışmayı planlıyordum; muayenehanemi kapatıp onların saç ekimi ekibine katılacaktım ve saç ekimi ağırlıklı çalışacaktık. Türkan hanımın bahsettiği gibi çok konuşan ve girdiği ortamlarda dikkatleri üzerine çekecek kadar hoş bir bayandı. Yalnız ortaklığınız olmayacak demesine şaşırmıştım; çünkü ben bu bayanla daha önce de birlikte çalışmıştım ve ortak çalışmalarımızda hiç bir sorun çıkmamıştı. Hatta, muayenehanemi onların kliniklerine taşımak üzere tüm belgelerimi hazırlamıştım. Ertesi sabah tabip odasına gidip son resmi işlemleri de yapacaktım. Buna rağmen Türkan hanım bana bu ortaklığın olmayacağını söylüyordu. Sonra akşam eve gidince bir şok daha yaşadım!!
ŞİMDİ SIKI DURUN...

Eve vardık.. E-maillere baktım ve şok oldum! Sağlık bakanlığı, saç ekiminin saç ekim merkezlerinde yapılmasını yasaklamıştı. Hemen ortaklık planladığım bayanı aradım.. Üzülerek tüm bu planlarımızı askıya almamız gerektiğini, kendi saç ekim merkezlerinde dahi artık saç ekimi yapamayacaklarını söyledi.. Sonuçta ortak çalışma planları suya düştü. Şimdi gelin, buna da 'Türkan hanım falda tutturmuş' deyin...

Çok uzatmamak için Türkan hanımla olan sayısız 'maceramızdan' sadece 2 tanesinden bahsediyorum.. Fala inanıp inanmamayı size bırakıyorum...
MAVİ KABLO MU, KIRMIZI KABLO MU? AÇIKLIYORUM!

Günün birinde bir jandarma bomba uzmanı ile tanışmıştım. Herkesin merak ettiği soruyu sordum kendisine:

Bomba infilak etmeden önce mavi kablo mu kesilmeli, kırmızı kablo mu???

Cevabı cesaret kırıcı idi: 'Bilemezsin. Bombacının düzeneği nasıl kurduğuna göre değişir.'

Filmlerde polisler bombanın kablolarını keserken heyecanlanmaya devam.. Mavi kablo mu, kırmızı kablo mu?
GERÇEK BİR TIMARHANE: PİŞMİŞ KELLE DERGİSİ!

Dergilere çizdiğim dönemde en çok Pişmiş kelle dergisine karikatür çizmiştim. Bunun en büyük sebebi, en eğlenceli günlerimi pişmiş kellede geçirmiş olmamdır. Gerçekten dergi sanki bir tımarhane idi; biz çizerler de (akıl hastaları), haftanın 2 günü bu tımarhaneye gönüllü olarak kapanıp terapi görüyorduk..

Yaşadığım binbir olaydan sadece birini buraya yazıyorum.. Diğer yandan dergiyi şöyle hayal etmenizi istiyorum: Cem yılmaz gibi 10-15 kişinin 4-5 odaya tıkılıp sabahlara kadar binbir manyaklık yaptığı bir yer düşünün; işte pişmiş kelle öyle bir yerdi..

Şimdilerde uykusuz da çizen Memo tembel çizer var.. Memo, çizim hayatına pişmiş kellede başlamıştı. Bir gün karşılıklı masalarda çizerken masasına çini mürekkebi döküldü.. Naaptı dersiniz? Dergide dolanan bir sokak kedisi vardı. Biz buna yiyecek falan verdiğimizden, ayrıca içerisi sıcak olduğundan bu kedi dergide takılıyordu. Memo bu kediyi aldı eline (dört bacağından birden tuttu). Masayı kedi ile sildi.. Kedinin sırtı, kuyruğu, heryeri çini mürekkebi oldu!! Masadaki mürekkeb silinmedi tabii ki, daha beter bulaştı.. Sonra Memo kediyi bıraktı. Kedi tabii durup silinecek değil, oradan oraya, masalara, kucaklarımıza atladı kaçtı.. Kargaşayı anlatamam.. Herkes sabaha çizdiklerini yetiştirmeye çalışıyor ve ortalıkta çini mürekkebine bulanmış bir kedi koşturuyor...

Yıllar sonra ben ihtisas sınavını kazanıp plastik cerrah oldum...

Daha sonra da öğrendim ki Memo'nun kardeşi de (Dr. Meltem Çilingir:
http://www.meltemcilingir.com/) plastik cerrahmış..Nereden nereye.. Dr. Meltem hanımın web sitesindeki çizimleri de Memo yapmış..
IŞIKLAR NEDEN KAPALI DOKTOR BEY!!

Uludağ üniversitesinde asistanım.. Sanırım 3. yılımdı. Beyin cerrahisi rotasyonunda bana bir hasta verdiler. Git hastaya durumunu açıkla dediler.

Hasta meğer bir hakim imiş. Geçirdiği trafik kazasında kafa travması ile birlikte her iki gözünü de kaybetmiş. Durumunu açıklamak zaten çok zordu. Ayrıca biz plastik cerrahi uzmanları, pek ölümlü yada böyle körlük gibi büyük kayıpları olan vakalarla uğraşmadığımızdan bu tür şeyleri hastalara yada hasta yakınlarına bildirmek bizim için hiç te kolay değildir.

Gözleri sarılı olan hakim bey, ben odasına girince sesleri duyup bana doğru döndü ve gürledi:
'DOKTOR BEY SİZ MİSİNİZ?'

İnanılmaz gür bir ses odada yankılandı. Hakim olmasının bir sonucuydu sanırım bu kadar gür bir sese sahip olması. Sonra bir daha gürledi:
'IŞIKLAR NEDEN KAPALI DOKTOR BEY! AÇIN IŞIKLARI!'

Diyecek bir şey bulamadım. Zaten, karşısındakine balyoz gibi inen sesi beni felç etmeye yetmişti.. Odadan çıktım ve beyin cerrahisinden bir arkadaşa bu hastaya durumunu anlatamayacağımı söyledim. Hastayı benden aldılar.

Hayatım boyunca unutamayacağım, hatırladıkça çok üzüldüğüm hastalardan biridir.
OKUL MU, HASTANE Mİ?

Tıp fakültesine gelen lise mezunu her genç mutlaka travmatik bir olay yaşar ve geldiği yerin aslında sadece bir okul olmadığını; orada gerçekleşen olaylarda insan hayatının söz konusu olduğunu öğrenir.. Ben de 'olayın ciddiyetini' hocalarımdan birinden yediğim güzel bir fırça sayesinde öğrenmiştim..

Tıp fakültesi 1. sınıf öğrencileri acil servislere pek meraklıdırlar. Asıl 'aksiyon' oralarda olmaktadır ve acil servislerde öğrenilecek çook şey vardır..

Daha birinci sınıfta iken biz de takıldık acil servislerde salak salak.. Daha neyin ne olduğunu bilmiyoruz, ortalıkta takılıp acil çalışanlarının ayaklarına dolanıyorduk.. Kimse de hevesimizi kırmamak için 'burda ne yapıyorsunuz veletler, sizin için daha çok erken buralarda takılmak' falan demiyordu..

Bir gün dahiliye aciline bir hasta getirdiler. Adam sedyede hareketsiz yatıyor.. Başında da hocalarımızdan biri kara kara düşünüyor, hastanın tahlil sonuçlarını okuyor, hastanın koma durumunun sebebini çözmeye çalışıyordu..

Dedim ya size, yeni tıp öğrencisi olayın ciddiyetini bilmez.. İllaki travmatik bi olay yaşayacak da tıbbiyenin liseden farklı olduğunu öğrenecek..

Ben tuttum, çok şey biliyormuş gibi hastanın başındaki hocaya şöyle bişii sordum:
'Hastanın hemogramı nasıl hocam??'

Ülen sen kimsin ki acildeki hastayı hoca ile birlikte konsülte ediyorsun.. Dünkü liseli..

Hoca bana son derece sakin ve buz gibi soğuk bir ses tonuyla:
'Önce susmayı öğrenin' dedi. Bunu söylerken yüzümüze bakmadı; halen hastaya bakarak düşünmeye devam ediyordu.. Eminim ki bizi kovmasını engelleyen tek şey 'hevesimizi kırmak istememesi' idi..

O gün 'olayın' ciddiyetini kavradım.. Tıp fakültesi basit 'okul'dan öte bir şeydi..
AĞLAYAN AĞLAYANA!!..

İhtisasım boyunca tedavilerinde benim de katkım olmuş, unutamadığım hastalarımdan biri...

Yer, Bursa.. İzmir yolu üzerinde olan bir trafik kazasında yaralanan küçük bir kız çocuğu hastanemize getiriliyor ve acil olarak ameliyata alınıyor. Bu kız, kazada omuza yakın bir seviyeden bir kolunu, diğer tarafta da elindeki dört parmağı kaybetmişti.. Ayrıca otomobilde bulunun tüm aile üyeleri de (anne-baba ve kardeşleri) hayatlarını kaybetmişlerdi. Yanlış hatırlamıyorsam 7-8 yaşlarında idi. Bir süre klinikte tedavi gördü. Bu sırada kızın tüm ihtiyaçları ile teyzesi ilgilendi. Sonunda hocalar ve teyzesi, durumunun açıklanması için birimizin kızla konuşmasını kararlaştırdılar. İçmizden biri, kız taburcu edilmeden, henüz hastanede iken, ailesini, bir kolunu ve diğer elindeki parmaklarını kaybettiğini anlatacaktı.

Plastik cerrahide zaten ölümlü olaylarla pek karşılaşmayız ve hiç birimiz hastalarla bu tarz şeyleri konuşmada, kayıp haberi vermekte tecrübeli değilizdir. Sonunda ilk olarak görev -kıdemsiz asistan olduğumdan- bana verildi.

Sabah vizit sonrası ufak kızın odasına gittim, anlatmak istedim, anlatamadım.. Ağlayarak odasından çıktım..

Benden sonra kıdemli asistan arkadaşımız, uzman arkadaşlar denediler. Sonuç aynı.. Kızın odasına giren 5 dakika sonra ağlayarak dışarı çıkıyordu.. Kimse durumunu anlatamıyordu.. Hatta, çok iddialı bir şekilde gönüllü olan hemşireler ve başhemşiremiz de aynı şekilde ağlayarak başarısız oldular..

Sonunda çocuk psikiyatrisinden bir bayan hocamızdan rica edildi. Hocamız geldi, bir saat kızın yanında kaldı.. Sonunda çıktığında şakır şakır ağlıyordu. Hastaya durumunu açıklamak onun için dahi hiç kolay olmamıştı..

Aradan aylar geçti.. Bu kızcağızı teyzesi himayesine aldı.. Her türlü tedavisi ve ihtiyacı ile ilgilendi. Zamanı gelince de parmak kaybı olan eline 'ayaktan ele parmak nakli' ameliyatını yaptırdı. Kızın bir kolu omzuna yakın bir seviyeden kopmuştu. Diğer elinde de tek parmağı sağlamdı. Elini kullanabilmesi için en azından o tek parmağın karşısına bir parmak getirilmeliydi. Sonunda ameliyatı planlandı ve ayaktan ele tek parmak nakli yapıldı..

Uzun bir rehabilitasyon dönemi sonunda kız artık o elini iyi-kötü kullanıyordu. Poliklinikte eline kalem alıp yazı yazdığını görünce poliklinikteki herkez yine gözyaşlarına boğuldu. Hatta o gün Tv kanalları ve gazeteciler de çağrılmıştı ve sizler bu kızın haberini gazete ve TV kanallarında izlediniz; ama ekibin ağlaması gösterilmemişti.

Aslında cerrahlar olarak son derece soğukkanlıyızdır. Bu vakadaki gibi bizi sulugözlü sanmayınız. Ammaa,bu kızın geçirdiği binbir olaydan sonra kalem tutup yazı yazabilmesi inanılmazdı.. Yaşadığı zorlukları onunla birlikte yaşayan cerrahi ekibin yaşadığı mesleki tatmini ve mutluluğu tarif edemem..
SAĞIR MISIN KARDEŞİM!...

Bir yaz tatili.. Marmarisde günlük turlardan birine katılıyoruz..

Tur otobüsü, otelleri dolaşarak yolcuları topluyordu.. Bir otelde fazlasıyla beklememiz gerekmişti.. Herkes sinirlendi ve neden bu kadar beklendiğini sormak istedik. Şöföre seslendik, bağırdık, adam hiiç oralı olmadı.. Sonunda ben ayağa kalkıp şöföre yaklaştım ve tam 'Sağır mısınız yahu!' falan diyerek girişecekken adamın bizim tarafımızdaki kulağının bir epitez olduğunu farkettim. Epitez'ler, vücudun eksik kısımlarının yapay malzemelerden yapılan modelleridir. Gerekli yere ya özel bir yapıştırıcı ile yada mıknatıslı vidalar ile tutturulurlar. Amaç sadece görüntüyü kurtarmaktır. Tur şöförünün de bizim tarafımızdaki kulağı bir epitezdi ve adam gerçekten o tarafı ile duymuyordu. Bunu son anda farkettim..

Epitez uygulamaları son yıllarda artık ülkemizde de son teknolojiler ile uygulanıyor. Bkz:
3 boyutlu modelleme ve epitez uygulamaları..

Epitez uygulamalarının en sık uygulandığı yerlerden biri kulak kayıpları yada doğuştan kulak kepçesinin olmaması. Bu durumda mükemmel sonuçlar verebiliyor ama tek bir dezavantajı var: yukarıdaki gibi olaylar yaşanabiliyor.. İnsanlar epitez kulağın yapay olduğunu farketmediğinden hastaya seslenebilir, hasta duymadığında ise sinirlenip 'Sağır mısın kardeşim?' diye girişebilir...
PATLAYAN MEYVE TABAĞI..

14 ocak 2008 günü saat geceyarısı 01 gibi notebook u açmış, mp3 indirmeye bırakmıştım, tv de saynur tezel in programını seyrediyordum. Hafifçe uyuyakalmışım. Bir gümleme ile uyandım, hatta uyanmak ne kelime, yerimden sıçradım. Ses o kadar şiddetliydi ki odanın içinde bir şeylerin patladığını düşündüm. Daha önce bir kez böyle bir gümleme sesi ile masaüstü bilgisayarım yandığı için hemen notebook a baktım. Bir sorun yoktu. Tv ye, tv nin altındaki dvd player a, kablosuz modeme, fişlere falan baktım, bir şey yoktu. Ortalıkta duman falan da yoktu. Bakınırken masa üstündeki meyve tabağını gördüm. Plastik meyve tabağı kendi kendine patlamış. Resmen patlamış (çıkan sesi duymalıydınız), parçalarını daha sonra masanın arkasında, bizim ufaklığın oyuncaklarının yanında falan bulduk (parçalar odanın sağına soluna, en az 2 metre uzağa dağılmış). Ben meyve tabağını parçalanmış görünce aklıma ilk olarak dışarıdan eve ateş edildiği, serseri bir kurşunun eve isabet ettiğini düşündüm. O an panikle insan sağlıklı düşünemiyor, ama aklıma ilk gelen bu oldu (halbuki 4. katta oturuyoruz). Baktım camlar kapalı ve sağlam.

Büyük ihtimal, notebook un yakınında duran meyve tabağı -herhalde bilgisayardan kaynaklanan- uygun frekansta bir ses yüzünden kendi kendine parçalandı. Hani sopranolar ses ile bardağı kırar ya aynen öyle bir olay. Böyle bir şey ilk kez başıma geliyor. O an resim çekmeyi düşünemedim. Ancak meyve tabağını çöpe attıktan sonra aklıma geldi bir resmini çekmek.

Aradan bir kaç sene geçti ve aynı olayın Uykusuz dergisinden Erman çağlar'ın başına geldiğini okudum. Dergide yayınladığı parçalanmış kültablasının resmi de vardı. Resimde çok enteresan bir ayrıntı vardı yalnız.. Patlayarak parçalanan kültablasının hemen arkasında bir notebook bilgisayar görülüyordu. Olay sırasında bilgisayarın açık olup olmadığını Erman Çağlar'a e-mail atarak sordum; gerçi bu maile cevap gelmedi.

Bu konuyu araştırdım ve çok çok nadir oluşan bir fizik fenomen olduğunu öğrendim.. Her maddenin kendine özgü bir iç rezonansı varmış. Bu rezonans ile aynı frekansdaki herhangi bir eneji dalgası o maddeyi bir anda sıvılaştırıp paramparça olmasına yolaçabiliyormuş. Bir belgeselde çok yükek frekansda ses dalgalarının bir bardağı nasıl parçaladığını gösteriyorlardı. Sesin frekansı, tam olarak bardağın camının öz frekansına yaklaştığında tüm bardak sanki sıvıymış gibi dalgalanmaya başlıyor ve hemen peşinden de paramparça oluyordu. Burada önemli olan herhangi bir enerji dalgası ile bu frekansı yakalamak. Enerji ses ile olduğu gibi ışık yada farklı bir şeyle de taşınabilir, önemli olan frekansın tutturulması.. Benim patlayan meyve tabağında olaya bilgisayardan kaynaklanan çok yüksek frekansda bir sesin sebep olduğunu düşünüyorum.; keza Erman Çağların olayında da patlayan kültablasının hemen arkasındaki laptop bilgisayar dikkat çekici idi.. Aynı olay bir arkadaşımın daha başına gelmiş. O vakada da mutfakta kendi kendine dağılan bir plastik tabak söz konusu, ama ortamda bilgisayar yokmuş. Mutfaktaki gümleme üzerine koşarak mutfağa girmişler ve tüm mutfağa dağılmış, hatta patlamış, plastik bir meyve kabı ile karşılaşmışlar; hatta arkadaşım aynen şu kelimeleri kullandı: "yerdeki ufak tabak parçaları bile pıtır, pırç diye sesler çıkararak çatlayıp dağılmaya devam ediyordu, patlamış mısır gibi.." Gerçekten çok enteresan bir olay...

Benim tavsiyem, bilgisayarlarınızın yakınına böyle tek bir maddeden yapılma (cam kültablası, plastik tabak vs..) koymamaya gayret ediniz. Bilgisayardan çıkan çok yüksek frekansdaki sesleri biz duymayabiliriz ama bu ses dalgası, yakındaki böyle tek bir maddeden yapılma eşyanın öz frekansını tutturan bir ses dalgası olursa o eşyanın ciddi anlamda patlamasına yolaçabiliyor..
AMELİYATINIZ İYİ GEÇTİ.. ÜÇ AY KADAR SAKIN DOMATES YEMEYİN... (?)

Henüz Uludağ üniversitesi plastik cerrahi kliniğinde asistanım. O gün polikilinikçi olduğumdan ameliyatlara girmemiş, polikliniğe gelen hastalarla ilgileniyordum. Üç ay önce kliniğimizde el ameliyatı geçirmiş bir hasta kontrole geldi. Hasta ile ilgilendim. Fizik tedavisi başlamış, iyileşme döneminin sonuna gelmişti. Her şeyin yolunda olduğunu söyledim kendisine.

Hasta tam gidecekken döndü ve bana sordu:
'Hocam artık domates yiyebilir miyim?'...

Ne demek istediğini anlamadım. El ameliyatı ile domatesin hiç bir alakası yoktu. Zaten en baştan beri yiyebilirdi; ama dediğine göre doktoru ameliyattan sonra domates yememesini tembihlemiş kendisine..

Olayın aslını öğrenmek için hastayı ameliyat eden cerrah arkadaşa sordum. Meğer ameliyattan sonra hasta taburcu olurken hasta, doktor arkadaşa ısrarla ne yapıp ne yapmaması gerektiğini sormuş. Cerrah arkadaş ta ameliyattan sonra yapması gereken egzersizleri, kontrollere ne zaman geleceğini, fizik tedaviye ne zaman başlaması gerektiğini, elini zorlamamak için ne gibi hareketleri yapmaması gerektiğini anlatmış. Hasta ısrarla neyi yiyip, neyi yememesi gerektiğini sormuş. Cevap: istediğini ye.. Ama, hasta ameliyat olmuş ya, mutlaka bir şeylerin zararlı olacağını düşündüğünden cerrah arkadaşa ısrarla sormuş: Ekşili şeyler yasak mı? Acılı şeyler yasak mı? Lifli gıda mı yesem daha iyi olur?.. O kadar çok soru soruyormuş ki, cerrah arkadaşın 'istediğini ye' dediğini duymuyormuş. Sonunda cerrah arkadaş, bakmış ki
'şunu, şunu yeme' şeklinde bir cevap vermezse hastadan kurtulamayacak; birden şöyle söylemiş:
'Domates yeme sakın! Üç ay domates yemek yasak..'

Nedense bazen hastalar dediklerimizi duymuyor, mutlaka kafasındaki cümleleri doktorun ağzından duymadan rahat etmiyor. Hele hasta bazı şeyleri yanlış biliyorsa, istediğiniz kadar doğrusunu anlatın, sizi duymuyor bile.. İstediğiniz kadar
'dilediğini yiyebilirsin' deyin, o
'3 ay domates yeme..' demenizi bekliyor..
SİZ ÇOK İYİ Bİ DOKTORSUNUZ.. BİZ UYUYAMIYORUZ, SİZ DE UYUMAYIN!! (HOPPALAA?)

Bu anımı yazmak neden daha önce aklıma gelmedi bilmiyorum. Belki SSK hastanesinde çalıştığım günleri unutmak istememden olabilir. Zihnim bu anımı iyice bilinçaltına süpürmüş demek ki.. Ne olursa olsun, kesinlikle hayatım boyunca unutamayacağım olaylardan biridir.

Bir gece acile çağrıldım ve bir trafik kazası vakasına bakmam istendi. Adamın ciddi bir çene kırığı vardı; ama malesef o dönemde hastanelerin malzeme alımlarına çok ciddi kısıtlamalar getirilmişti (ANAP-Yaşar Okuyan dönemi) ve en ufak malzeme için hastanenin ihaleye çıkması ve malzemenin alınmasını beklemeniz gerekiyordu. Hastanın çene kırığını onarmak için kullanacağım platinler de (titanyum plaklar) bu ihale kanunları kapsamında hastaneye ihale ile alınmalıydı. Hemen ertesi sabah gerekli malzemeyi idareden istedim ve ihale açılmasını sağladım. Hasta yakınlarına bilgi verdim, malzeme gelene kadar idare edeceksiniz, başka çaresi yok diye..

Tabii ki hasta için berbat bir durum. Adam, çenesi kırık olduğu için hiç bir şey yiyemiyor, sadece pipetle ne içebiliyorsa onu içiyor, çorbayla, meyve suyuyla besleniyor. .

İki gün sonra hasta yakınları muayenehaneme geldiler. Neden ameliyatın bu kadar uzadığını, hastalarının neden ameliyat edilmediğini sordular. Kendilerine bir kez daha ihale sistemini anlattım (ki, bu ihale sistemi de ayrı bir yazı konusudur), malzemenin gelmesini beklediğimi söyledim.. Bana, 'Bu malzemeyi biz dışarıdan alsak getirsek' dediler. Malesef kanunen bu da mümkün değildi. Malzeme dışarıdan temin edildiğinde doktor hakkında direkt, hastane imkanlarını kullanıp malzemenin dışarıdan temin edilmesi sırasında maddi menfaat sağladığı şüphesiyle soruşturma açılıyordu. Alınacak malzemenin mutlaka ihale mekanizmasıyla hastane tarafından alınması gerekiyordu.

Hasta yakınları bu sefer bana bıçak parası teklif etti. 'Maddiyat önemli değil hocam, ne gerekiyorsa siz yapın, para söz konusuysa...' Laflarını bitirmeden, böyle bir şeyin hiiiç adetim olmadığını, malzeme gelir gelmez hastalarını hemen ameliyata alacağımı söyledim. Bıçak parası gibi bir şeyi teklif bile etmeyin dedim.. Gittiler...

Ne kadar anlattıysam da anlamadılar. Zaten kamu hastanesinde çalışmaktan bıkmamın en büyük sebebi budur: Sevgili halkımıza ne kadar yardımcı olmaya çalışırsan çalış, seni o kadar şikayet ederler, darp ederler.. Başına gelmeyen kalmaz. Bu hasta yakınları da onlara ne kadar yardımcı olmaya çalıştığımı anlamamıştı. İşlemeyen sistemin faturası bana kesiliyordu.. Bir iki gün sonra hastanede odama geldiler, biz başhekimle konuştuk, hastamızı Ankaraya götürücez dediler. Normalde böyle bir sevk yapılmıyor; çünkü bu ameliyatı yapabilecek cerrah (ben) bu hastanede var ve malzeme de temin edilebiliyor (10-15 gün içinde ihale ile!).. Ama hasta yakınları gidip başhekimle konuşmuşlar, olur almışlar; ben de el mahkum, yazdım sevklerini gönderdim..

Efendiiim, aradan bir kaç gün geçti... Evde uyuyorum, saat gece 03:00 falan.. Telefon hemen yatağın yanında (acilden aranırım filan diye takıntım vardı, telefon sürekli yakınımda bulunuyordu evde).. Birden telefon çaldı (saat:03:00 civarı).. Karşıdaki şahısla aramda geçen diyalog aynen şöyle idi:

-
Buyurun..

- Hocam, hatırladınız mı beni? (karşıdaki bu şahıs zil zurna sarhoş bu arada).

-
Kimsiniz?.

- Çenesi kırık hastanızın yakınıyım ben hocam..

-
Hatırladım, ne oldu, acil bir durum mu var? (saf saf, acil bir olay yüzünden gece 3 de arıyorlar sanıyorum..).

Bekliyoruz hocaaamm!!!
Nasıl? Neyi bekliyorsunuz?

Hastamızı Ankaraya getirdik, hastaneye yatırdık. Burada da bekliyoruz hocaam!!
Kardeşim ben size anlatmadım mı? Hastanız orada da ameliyat olsa, burada da ameliyat olsa, malzemeleri ihale ile alınacak. Ankaraya gittiğinizde aynı malzeme için yeniden ihale açılacak, işler en baştan alınacağı için yine bekleyeceksiniz.. Size anlattım bunları..

Doktorum. Sana muayenehanene geldiğimizde para da istemedin bizden?
Kardeşim, bu saatte bunları söylemek için mi telefon açtın bana?

Muayenehanene geldiğimizde cebimizde teyp vardı, sesini kaydettik doktor. Ama sen bıçak parası istemedin. İyi doktormuşsun sen...
??

Para isteseydin gazete-televizyonlara verecektik kaydı...
Sen bana teşekkür etmek için mi telefon açtın?

Kahrımızdan alkolik olduk doktor. Ankaraya geldik hala bekliyoruz. Biz uyuyamıyoruz, sen de uyuma diye bu saatte açtım telefon..
Sen iyice sarhoşsun, haydi size iyi geceler, geçmiş olsun.. TRAK (telefonu kapattım)

Bu saçmasapan telefondan sonra tabii ki uyuyamadım.. Karşıdaki adamın ne halt etmeye beni saat 03'de aradığını anlamadım. Adam bir yandan 'bıçak parası istemedin, iyi doktorsun' diyor... Diğer yandan ben uyuyamıyorum; sen de uyuma diyor...
'TEŞEKKÜR EDERİZ DOKTOR BEY, TEKRAR VE TEKRAR VE TEKRAR VE TEKRAR.....'

Bu olay da çok ilginçtir.. Bakalım siz ne düşüneceksiniz??

SSK hastanesinde çalışırken acile çağırdıklarında genellikle telefondakinin ses tonundan ve anlatışından olayın ciddiyet boyutunu anlardım. Karşıdaki sağlık personeli telefonda dehşet ifadesi ile konuşarak, örneğin, 'hasta trafik kazası geçirmiş, dudakları parçalanmış, yanağında büyük bir kesik var' falan gibi anlatırsa, anlıyordum ki vakanın yüzü oldukça kanlı; ama yine de tarif edilebiliyor. Genellikle bu vakalarda yüzdeki kanlar silindiğinde alttan bir kaç ufak kesik çıkar. Bu kesileri dikmek 10 dakika ile yarım saat arasında bir vakit alır.. Genellikle basit bir olaydır..

Ama bir pazar günü acilden şöyle arandım: 'Hocam bi hasta getirdiler. Ne olduğunu anlayamadık, yüzünün yerinde kırmızı kocaman kanlı bir yara var. Adamın yüzü yok. Yaradan dilinin sallandığı görülüyor.'.. Burada anahtar kelime 'ne olduğunu anlayamadık'.. Yani hastanın durumu tarif edilebilir değil. Bunu duyunca bu kez cidden berbat bir vaka geldiğini anladım ve derhal acile koştum. Zaten hemen SSK hastanesinin altındaki lojmanlarda kalıyorduk.. Acile varmam 5 dakika almamıştır.

Buna benzer vakalar daha önce de gördüğümden hemen ne olduğunu anladım: yüzün ortasından yada çene altından tüfekle yaralanma; muhtemelen bir intihar girişimi. Hastanın alt çenesi tama yakın parçalanmış, üst çenesinde büyük bir defekt var.. Burun hiç kalmamış, tamamen parçalanmış. Ağız bölgesinde sadece dili sağlam. Anlaşılan tüfeği çene altına dayayarak ateşlemiş. Hemen acilden ameliyathaneye çıkardım hastayı. Onarımda gerekli olduğu için KBB uzmanını da çağırdım. Hastayı acil ameliyat ettik..

Hastanın hayatı kurtuldu. Zaten bu yaralanmadan nadiren hasta kaybedilir. Durum çok çok kötüdür ama genellikle hasta yaşar. Tabiiki ilk aşamada burnu, dudakları olmaz. Elimizdeki dokularla onarım yaparız, estetik düzeltmeler için daha sonra bir dizi ameliyat olması gerekir. Bu hasta SSK hastanesinde yaptığım en komplike ameliyatlardandı. Sonunda günler sonra hastayı taburcu ettik. Annesi hastaneye geldi ve bol bol teşekkür etti.. 'Siz olmasanız bu çocuk ölmüştü, sağolun varolun' dedi....

Aradan günler geçti.

Hastanın annesine çarşıda rastladım. Beni yolda durdurup şöyle dedi: 'Hocam çok sağol. Sen olmasan ne yapardık. Senin muayenehane adresini aldım, bi gün özel olarak oraya gelicem hocam, sağolun..' Ben zaten hastanın tedavisini yapmışım, ayrıca kamu hastanelerinde yaygın olan bıçak parası almak ta hiç adetim olmadığından 'Hiç gerek yok, senin çocuk kontrollere gelsin, onu ileri tetkik ve düzeltmeler için üniversite hastanesine sevkedeceğim. Merak etme sen' dedim...

İleriki günlerde hastanın annesine yolda sokakta 2 defa daha rastladım. Her defasında bana teşekkürler etti ve muayenehaneme geleceğini özellikle belirtti..

Aradan haftalar geçmiş, her rastladığımda bana 'muayenehanenize geleceğim' diyor.. Herhalde yünden bişiiler örüyor (aradan haftalar geçmiş ya, ben bu sırada hastanın annesinin bana hediye olarak vakit alıcı bişii hazırladığını düşünüyorum, el örgüsü yün bere, atkı falan... Safım ben saf..)

Neyse, bir akşam muayenehanenin kapısı çaldı, baktım bu kadın. İçeri buyur ettim..

Geldi, oturdu. 'Hocam sen olmasan ne yapardık. Bu çocuk kesin ölmüştü. Allah senden razı olsun. Teşekkürler hocam. Tekrar tekrar teşekkür ederim.. ' dedi ve gitti....

Eeee? Siz ne beklemiştiniz?? Bi beklentiniz mi vardı.. Kadın dediği gibi teşekkür etmeye gelmiş işte...

Bu hayatta bazı şeylere hiç anlam veremedim. Herşeyin bir sebebi, bir sonucu olduğuna inanırım. Kaos teorisine inanırım, evrendeki herşey bir şekilde birbirini etkiliyor. Ama bazen öyle şeyler oluyor ki. Anlamsız. Evrende o şeyin bir sebebi yada sonucu yok. Boşlukta öyle duruyor.
SAAT FARKI MI? BAŞKA Bİ BAHANE BUL DOSTUM!!

Arada bir çok acaip saatlerde telefonla aranıyorum; örneğin gece 2'de, 3'de..

Geçende gene saat 03:00 de biri aradı.

'Hocam ben Kıbrısdan arıyorum, bir şey danışacaktım..'.

'Neden bu saatte arıyorsunuz? Yarın gündüz arasaydınız...'

'Aaaa, pardon hocam, saat farkı yüzünden dikkat etmedim' .... Sonra Kıbrısdan aradığını söylediğini hatırlayıp devam etti... 'Haklısınız, özür dilerim, yarın gündüz ararım sizi..'

Bu hasta ertesi gün öğlen aradı, görüştük. Tekrar özür diledi gece aradığı için..

Aslında beni her an arayabilirsiniz ama çok acil birşey değilse lütfen geceleri aramayınız. Ertesi sabah büyük ihtimal ameliyatım vardır ve bu yüzden uykumu almalıyım. Hele Kıbrıs dan gece saat 03:00 de arayıp, saat farkı var diyerek özür dilemek.. Yapmayın lütfen, ne saat farkı??
HASTA YAKINLARI TARAFINDAN DÖVÜLEN DOKTOR HİKAYESİNİN PERDE ARKASI...!!

Bu olaydaki hasta yakınlarınca darp edilen doktor ben değilim; anestezi uzmanı bir arkadaşım..

Bu arkadaşım, sorumlusu olduğu (ismini atıyorum)
A hastanesinin yoğun bakım ünitesinde bir hasta takip ediyor. Bu hasta artık hastalığın son dönemlerini yaşayan bir Malign Melanom hastası; üstelik de oldukça yaşlı bir hasta. Yani, yakında ölmesi zaten beklenen bir vaka..

Bu hasta bir gece (doktorlar tarafından beklendiği gibi) yoğun bakımda hayatını kaybediyor. Anestezi uzmanı olan doktor arkadaşım da çıkıyor yoğun bakımdan, hasta yakınlarına hastalarının vefat ettiğini bildiriyor...

Vayyy sen misin bunu söyleyen.. Hastamız nasıl ölür diye 15 kişi, doktor arkadaşa saldırıyor, darp ediyor. Ben olayın ertesi günü kendisini gördüğümde her iki gözü de morarmıştı. Zaten ölmesi beklenen bir hasta yüzünden neden bu kadar olay çıktığını anlayamamıştık. Mutlaka hasta yakınlarına, hastanın ölümcül bir hastalığı olduğu ve yakında vefat etmesinin beklendiği söylenmiş olmalıydı... Ama daha sonra biraz araştırıp soruşturunca aslında olayın perde arkasının bambaşka olduğu ortaya çıktı...

Olayın perde arkasını öğrenince, siz de 'Vayy anasını' diyeceksiniz..

Efendim, olayın perde arkası şöyle, madde madde yazıyorum:

Hastanın vefatından, hatta o hastaneye yatmasından daha öncesine, bir kaç hafta öncesine gidiyoruz..

Hasta yakınları, hastalarını
B hastanesine götürüyorlar. Hastanedeki doktorlar hastanın son dönem kanser hastası olduğunu ve tedavi edemeyeceklerini söylüyor ve hastayı hastaneye yatırmıyorlar. Son günlerini evinde geçirsin diyorlar. Bunun üzerine hasta yakınları hastalarını
C hastanesine, oraya da yatıramayınca
D hastanesine götürüyorlar. Bu hastanelerde de sonuç değişmiyor. Doktorlar, hastanın son dönem (terminal dönem) kanser hastası olduğunu bu yüzden tedavi edilemeyeceğini, hastaneye yatmasının boşuna yatak işgali olacağını söylüyorlar.

Bu sırada
D hastanesinde polikliniklerde, acillerde dolaşan 'Tilki Kamil' (diyelim, yine ismi atıyorum kafamdan) adlı hasta simsarı bu hasta ve hasta yakınlarının farkına varıyor. Hemen yaklaşıyor çaresiz hasta yakınlarına. Adı üstünde 'Tilki Kamil', zeki adam..

Tilki Kamil, hasta yakınlarını topluyor çevresine ve 'Siz yanlış hastaneye gelmişsiniz, hastanızı benim söyleyeceğim hastaneye götürün, hemen yatırırlar. Oradaki doktorları tanırım, hastanızla ilgilenirler, tedavi olmasını sağlarım. Merak etmeyin siz..' diye umut üzerine umut vaadediyor. Hastayı, doktor arkadaşımın çalıştığı
A hastanesine gönderiyor.

Tilki Kamil tabii ki hastane sahiplerini gelecek hastadan haberdar ediyor, avantasını alıyor..

Ölüm döşeğindeki hasta, 'son derece iyi bakılacak, merak etmeyin' vaadleri ile yatırılıyor.

Hasta yoğun bakım ünitesine yatırılıyor. Burada yatılan her bir gün tabii ki oldukça pahalıya çıkıyor (belki de hasta yoğun bakıma yattığı için devletten de ödeme alınıyor olabilir, bilemiyorum. Alınıyorsa, zaten ölümü beklenen bir hastanın yatırılıp devletten ödeme alınması ayrı bir dolandırıcılık demektir..)

Hastane bu hasta sayesinde iyi para kazanıyor, Tilki Kamil, avantasını alıyor. Hastalarını zaten en başından beri başlarından atmak isteyen hasta yakınları da vicdanları rahat, huzur dolu evlerine dönüyorlar.. Böyle dedim diye bana kızmayın, son dönem kanser hastalarının yakınları büyük çoğunlukla böyledir. Parasını verelim, hastanede yatsın derler.. Asıl mesele hastanın iyi bakılmasından çok kendi rahatlarıdır.. Yıllar içinde gördüğüm kadarıyla malesef bu bir gerçek..

Sonunda günün birinde bu hasta ölür..

Anestezi uzmanı olan doktor arkadaşım, yakınlarına hastanın öldüğünü bildirir...

Tilki kamil ve hastane sahiplerinin boş umutlarla umutlandırdığı hasta yakınları ayaklanır.. VAAYYY HASTAMIZ NASIL ÖLÜR! BİZ ONU BURAYA ÖLSÜN DİYE Mİ GETİRDİK!! Diyerek doktor arkadaşa saldırırlar.. Arbedede doktor arkadaşım, 10-15 hasta yakını tarafından darp edilir...

Aslında hasta yakınları tarafından dövülmesi gereken kişiler başkasıyken, malesef yumruklar anestezi doktoru arkadaşımın yüzünde patlar...

İşte bu yüzden ülkemizde hasta simsarlığı kanunen yasaktır.. ama yine de ortalıkta bu Tilki Kamil gibi uyanıklar dolaşıyor..
GERÇEK BİR OLAY.. HALA HAYATTA OLAN ŞAHİTLERİ VAR!!

1960"lı yıllar, Elazığ Akıl hastanesinden deliler kaçar, Elazığın cadde ve sokaklarına dağılır.

423 deli kaçmıştır. O zamanın ünlü doktoru Mutemet Bey hastanenin baş hekimidir..

Doktor bey ne yapalım diye sorarlar.

...Mutemet Bey : "Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin." der....

Doktor önde birkaç personeli arkasında trencilik oynayarak Elazığı dolaşır.

Bütün deliler bu kuyruğa girer vagon olur.

Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir :P